Anasayfa / Kanser / Kanser Tedavisinde Destekleyici Yaklaşımlar

Kanser Tedavisinde Destekleyici Yaklaşımlar

Paylaş

Biorezonans metodu bütünsel bir tedavi metodu olduğu için diğer bütünsel tedavi metotlarında olduğu gibi hastalığı değil hastayı ele alır. Bu metoda göre hastalığın bir oluşum süreci ve hastalık şartlarının oluşması gerekmektedir. Buna ‘Bardak Modeli’ adı verilir. Bu modele göre bardağın alt kısmında genetik nedenler, onun üzerinde çevresel faktörler, en üstünde de çözümlenmemiş iç çatışmalar, değişik oranlarda bardağı doldurabilir. Yaşanan ani bir travma veya ani şok, kronik üzüntü bardağın taşmasına sebep olur ki bu da kişinin genetiğinde bulunan kanserin başlamasını tetikler.

Dr. Sinan Akkurt

Biorezonans Uzmanı

Bardak modelinde de görüldüğü gibi kanser birkaç genetik faktör haricinde esasen doku kirlenmesinin, vücuttaki asit baz dengesinin bozulmasının, immün sisteminin zorlanmasının ve en sonunda da pes etmesinin son aşamasıdır.

Klasik tıpta kanser tedavisi

1- Cerrahi müdehale: Mevcut kitlenin çıkarılmasıdır ki, eğer mümkünse, etkili ve yan etkisi düşük bir tedavi yöntemidir. Hastaların çoğu zaman en korktuğu tedavi yöntemi olsa da, aslında en etkili ve emniyetli yöntemdir. Fakat çoğu zaman tek başına yeterli olmaz, çünkü cerrahi olarak temizlenen tümör kısmı gözle görülebilen kısımdır ve çoğu zaman tümörün gözle görülmeyen mikroskobik kısmı da mevcuttur ve bu kısım cerrahi olarak temizlenemeyebilir.

Cerrahi tedavideki diğer bir handikap da birçok tümör tipinde hastanın başvuru anında ameliyat şansını kaybetmiş olmasıdır, tümör lokal olarak çevre damar ve sinirlere yayılmış durumda olur ve istesek de tümörü çıkarmak mümkün olmayabilir. Ayrıca invazyonu hızlı olan bazı kanser türlerinde (iyi vasküle olmuş doku yapısına sahip organlar, örneğin mide, pankreas, karaciğer, vs.) histolojik anlamda herhangi bir metastaz saptanmasa bile, çoktan mikro metastazların yayılmış olma olasılığı yüksektir. Yayılma mekanizmalarının operatif müdahale ile daha hızlı bir şekilde gerçekleşmesi tartışılmaktadır.

2- Sitotoksik tedavi: Hedef tümör kitlesinin büyümesinin hücre bazında bloke edilmesidir. Hücre çoğalması ister patolojik kanser hücresi ister yenilenen cilt veya bağırsak yüzeyi hücresi olsun, hücre siklusu adı verilen bir döngü ile olur. Bu döngü birtakım ilaçlarla bloke edilebilir. Bu tedavi, ilaçla yapılırsa kemoterapi, ışınla yapılırsa radyoterapi adını alır.

Sitotoksik tedavi, yan etkileri ve emniyet profili açısından cerrahi kadar emin değildir, çünkü kanser hücreleri ile normal insan hücresi arasında seçiciliği çok fazla yoktur. Kemoterapi sırasında vücuttaki ‘tümöre en benzeyen hücreler’ yani hızlı üreyen, yenilenme kapasiteleri yüksek olan, kemik iliği, karaciğer, deri ve kıl kökleri gibi deri ekleri, ağızdan anüse kadar sindirim sistemi yüzeyi de zarar görebilir. Radyoterapi esnasında da tümöre ulaşan kadarki mesafedeki cilt ve cilt altı dokuları zarar görebilir, akciğerde radyasyon pnömonisi adı verilen zatürreeye benzer ancak mikrobik olmayan kalıcı hasarlanma meydana gelebilir. Radyoterapide kullanılan cihazın teknik özellikleri ve gelişmişlik derecesi çok önemlidir.

3- Hormonoterapi: Hormon salgılayan veya oluşum mekanizmalarında hormonlardan etkilenen meme, prostat kanserleri gibi birtakım kanser türlerinde etkilidir. Bu gruptaki en çok reçete edilen kanser ilaçlarından biri olan ‘tamoksifen’ de porsuk ağacından elde edilen bitkisel kaynaklı bir drogdur.

4- İmmünoterapi: Bağışıklık sistemini güçlendirme esasına dayanır. Bağışıklık sisteminde tümör hücrelerini ‘fagositoz’ diye adlandırılan bir yöntemle ortadan kaldırabilen makrofajlar, NK hücreleri denen doğal öldürücü hücreler ve sitotoksik T hücreleri mevcuttur.  Bunlar kansere karşı vücut savunmasının ana hücreleridir. Bazı tümör tiplerinde BCG (verem aşısı)’nın immünstimülasyon yani bağışıklık sistemini kamçılayıcı özelliğinden faydalanılmıştır.

5- Biyolojik terapi: Kanser tedavisinde kullanılan biyolojik ilaçların sayısında önemli bir artış olmuştur. Biyolojik ilaçlar kemoterapi ilaçlarından farklı olarak hedefe yönelik ilaçlar olduğundan, normal dokulara çok az, bazen hiç zarar vermez. Ayrıca uygun durumlarda kullanıldığında bazen kemoterapiden daha etkili olur veya kemoterapinin etkisini önemli ölçüde arttırır.

Biorezonans metodu hangi onkolojik alanlarda etkilidir?

Biorezonans metodu, birçok hastalıkta etkili olduğu gibi, onkolojik alanda da kullanılan, tamamlayıcı tıp metotlarından biridir. Herhangi bir tedavinin alternatifi değil, tamamlayıcı destek metodudur.

Kanser, birkaç genetik faktör haricinde esasen doku kirlenmesinin, vücuttaki asit-baz dengesinin bozulmasının ve immün sisteminin zorlanmasından ve en sonunda da pes etmesinin son aşamasıdır. Ancak oluşması uzun zaman alır. Kanser terapisinden önce kanser hastalığı oluşumundan koruyan, yani profilaktik etkisi olan bir yöntem olarak biorezonansın kullanımı tavsiye edilmektedir.

Biorezonans metodu ile kanserden korunma, yani kanser hastalığının oluşumunda rol oynayan etkenlerin minimuma indirilmesi demektir. Şayet bu etkili yöntem, profilaktik diğer etkili yöntemlerle (örneğin fitoterapi, doğru/bilinçli beslenme, vs.) birlikte uygulanırsa, etkisi daha da bütünleşmiş ve kalıcı olmaktadır.

Biorezonans, kanser oluşumunda büyük rol oynayan kronik enfeksiyonların tanısı ve terapisi, asit-baz dengesini destekleyen terapi programları, matriks arınma ve çeşitli detoks terapi programları ile kanserden korunma amaçlı terapi sistematiğine sahiptir.

Bu alanda, öncelikle test sistematiğine ağırlık verilir, KTT (Kombine Test ve Terapi Teknikleri) panelleri (Virüs, Bakteri, Parazitler ve Çevre Toksinleri, Alerjenler, vs.) sayesinde doğru tanı koyulur ve gerekli terapiler uygulanırsa, çok önemli bir profilaktik girişimde bulunmuş olunur.

Örneğin, apoptozisi (planlı hücre ölümünü) engelleyen virüslerin, örneğin Epstein-Barr virüsünün, tanısı ve daha sonraki terapisi biorezonans metodu ile uygulaması pratik, masrafsız ve hızlı neticeler alınan test teknikleri ile mümkündür.

Yanı sıra, kanser hastalıklarının temelinde var olan zayıf immün sistemi, daha kanser oluşmadan biorezonans terapi programları ile desteklenebilir.

Biyofizik test ve terapi metotlarını uzun zamandır uygulayan uzmanlar, kanserin oluşmasında jeopatik etkenin çok önemli bir rol oynadığını bilir ve hasta değerlendirmesinde mutlaka nazarı dikkate alır. Biorezonans sistematiği ile bu jeopatik etkenlerin ve zararlı elektromanyetik maruziyetin tanınması, zararın minimuma indirilmesi ve kişi tekrar maruz kalmaz ise, tamamen giderilmesi mümkündür.

Kanser, 1-14 yaş arası çocuklarda hastalıktan ölümlerde birinci sıradadır. Bu ölümlerin üçte biri lösemidir. Çocuklar elektromanyetik tehlikelere karşı en hassas grubu oluşturmaktadır. Ölüm nedeni lösemi olan çocuklarda yapılan araştırmalarda, çocukların çok yüksek oranda, yüksek güçlü gerilim hatlarının yakınlarında oturdukları tespit edilmiştir.

İsveç’te 500 yüz bin çocuk üzerine yapılan araştırmada yüksek gerilim hatlarının yakınlarında oturan ve üç mili gauss elektromanyetik maruziyet altında olan çocukların lösemi olma olasılığının dört kat fazla olduğu bulunmuştur.
Kanserden korunma amaçlı düşünülen yöntemler elbette kanser oluştuktan sonra da ve adjuvans terapi yöntemi olarak da önem taşır.  Ancak bu aşamalarda zaman faktörü ön planda olduğu için hastaya bir an evvel ve en etkili şekilde yardımcı olmak gerekmektedir.

Tümör/kanser hastalarının biyoenerjik testi

Holistik (bütünleyici) tıp anlayışı ile hastalıklara yanaşan doktorlar, kanseri izole bir hastalık olarak değil, hastanın uzun zamandır maruz kaldığı, kronik yetmezlikler/düzensizlikler nedeni ile meydana geldiğini bilmelidir.

Kanser gelişiminde, bilinen onkojenler ve genetik yatkınlık haricinde birçok faktör rol oynamaktadır. Dolayısı ile kanserde öncelik kanserin oluşumundaki, hastanın spesifik faktörlerini imkanlarımız doğrultusunda tespit etmektir.

Bu yaklaşım sadece kanser için söz konusu değildir. Biorezonans metodunun her türlü hastalıktaki (alerji, otoimmün hastalıklar, vs.) yaklaşım tarzıdır. Zira hastalığa yol açan faktörlerin tanımı, ilerdeki terapi için yol göstericidir.

Elbette kanser hastalıklarının bu yaklaşım tarzında da özellikleri vardır ve örneğin kanser hastaları, otoimmün hastalıklarındaki terapi özelliklerine dahil tutulamaz. Zira otoimmünitede immün sistemi, vücudun kendi hücrelerini ‘yabancı’ olarak algılar ve defansa geçer. Yani immün sistemi aşırı duyarlıdır. Oysa kanserde immün sistemi tam tersine, yetersiz kalır ve vücut değişime uğramış (kanserli) hücrelerin istilasına uğrar.

Kanserde ilk etapta KTT panellerinin testi, jeopatik etkenlerin, elektromanyetik maruziyetin tespiti yer almalıdır. KTT panelleri sayesinde, hangi bakterilerin, virüslerin, ağır metallerin, vs. kanser oluşumunda rol oynadığını tespit etmek mümkündür. Ayrıca KTT Onkoloji Paneli hangi dokunun değişime uğradığını ve kanserin yayılımı ve seviyesi hakkında bilgi vermektedir. Özellikle ağır metallerin eliminasyonu için, detoks organlarının aktif durumda olması çok önemlidir. Homeopatiden de bilinen ‘ilk kötüleşme’ hem tedavinin etkili olduğunun işaretidir, hem de detoks organlarının, çözülen toksinlerini yeterli derecede elimine edemediğinin ilk belirtisidir.

Tümör/ kanser terapi sistematiği

Biorezonans metodu holistik tıp anlayışından yola çıkar. Bu doğrultuda bu metot kanseri izole bir hastalık olarak değil, sistemik bir düzensizlik olarak kaydeder. Biorezonans metodunun kanser terapisindeki aşamaları:

  • Hastayı esas terapiye biyoenerjik anlamda hazırlamak
  • Tümör hücrelerinin ‘işaretlenmesi’
  • Tümör çevresindeki dokuya destek vermek, ‘işaretlenmiş ‘tümör hücrelerine karşı senzibilize etmek
  • Tümörün ürettiği ve terapide oluşan toksinlerin atılımını sağlamak, kolaylaştırmak
  • Tüm vücudu biyoenerjik anlamda stabilize etmek

Yaşam tarzı değişiklikleri

Sigaranın bırakılması tartışmasız en etkili kanser önleme stratejisidir. Dünyada her yıl 1 milyondan fazla kişi tütün kaynaklı kanserlerden ölmektedir ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kanserlerin üçte birinin nedeni tütündür. Tütün önleme ve kontrol programları Amerika Birleşik Devletleri’nde sigara içme oranlarında bir düşüşe neden olsa da, tütün kullanımı hala fazladır ve birçok ülkede artmaktadır. Düzenli egzersiz ve diyet değişiklikleri gibi diğer yaşam tarzı değişikliklerinin kanser riskini azalttığı epidemiyolojik çalışmalarla gösterilmiştir. Santral yağlanma, meme ve endometrial kanserler dahil olmak üzere birçok kanserin insidansında ve mortalite oranlarında artışla ilişkilidir. Yeterli meyve ve sebze içeren diyet mide ve özefagus kanseri riskini azaltmaktadır. Aşırı güneşe maruz kalmaktan ve yapay bronzlaşma cihazları kullanımından kaçınmak son zamanlarda cilt kanserlerinde görülen artış eğilimini tersine çevirebilir. Hem iş hem de ev ortamlarında bilinen kanserojen maddelere maruz kalmanın azaltılması önemli bir hedeftir. Hava kirliliği ve akciğer kanseri insidansı arasındaki ilişkinin kanıtları bu tür azalmaların ne kadar zor gerçekleşebileceğini göstermektedir. Ancak, tıbbi bir ortamda potansiyel kanserojen kimyasalların kullanımının ve radyasyonun sınırlandırılması mantıklı bir önlem olacaktır.

Paylaş

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Araç çubuğuna atla