Birey Olabilme Sorunu

Birey Olabilme Sorunu

Çağdaş ve uygar bir toplum olabilmenin ön koşullarından biri de “birey” olma bilincine sahip yurttaşlar yetiştirme sorunudur. Bu sorun kulluk ya da bencillik açmazına düşmeden gerçekleştirilmesi gereken bilinçli bir seçim ve davranış geliştirme süreci olarak değerlendirilmelidir.

Erdoğan YILMAZ

Eğitimci-Yazar

Böyle bir birey olmak için, bebeklik ve çocukluktan ergenlik ve yetişkinliğe doğru büyüyüp gelişirken zorlu ve inişli çıkışlı yollardan geçilir, her tür bağımlılık aşılarak bağımsızlığa ulaşılır.  Ben merkezli olmadan başkalarıyla bir arada yaşamak ve kimseyi ötekileştirmeden sağlıklı-dengeli ilişkiler kurabilmek kolayca gerçekleşmez. Bir yanda özsaygısı ve bir değer olarak varolma bilincini oluşturmak, öte yandan saygı gören-saygı duyan bireyler olmak, başkalarını kendisi kadar değerli görebilmek, özen, emek ve çaba ister.  Bu süreç içinde birey daha birçok gelişimsel görevi; örneğin, kendisi ve başkaları ile ilgili sınırları; hak, ödev, sorumluluk, eşitlik ve özgürlük kavramlarını öğrenebilmeli, davranış haline getirebilmeli, kısacası kendini sürekli inşa ederek olgunlaştırabilmelidir.

Birey ancak böyle bir süreç ve mücadeleden geçerek, bir yandan kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilir, öte yandan iş bölümü içinde, takım çalışması ve paylaşım içinde üretebilmeyi, yaşama değer katmayı öğrenebilir. Yüzlerce içgüdüsel deneyim dürtü ve yönlendirme; çelişki, çatışma ve kendisiyle hesaplaşmadan sonra, eylem ve tutumlarında vicdanı, bilimi ve aklı egemen kılabilir; böylece gerçekçi kararlar verir, doğru seçimler yapar. Ailede ilk “agu” ve etki-tepkilerle başlayan bu süreç “bireyin gelişim ödevleri”ni yerine getirmek için yaşamboyu sürmelidir. Başka deyişle ödevler, “duyu-hareket” evresinden (bebeklikten) başlar, erişkinlikten geçer, ileri yaşlara kadar ulaşır. Her öğe ve evre bu bütünün bir parçasıdır. “Erişkin, bir önceki gelişim olmadan olgunluğa erişemez…Gelişim son derece karışıktır… Hiçbir şeyi, hatta süt çocukluğunda… Yaşananları da kapsam dışı bırakamayız.” (1)

Böylesine zor bir süreçtir birey olmak… Öncelikle onun gereksinimlerinin ailesi, okul ve toplum tarafından sağlıklı biçimde karşılanabilmesi ve olgunlaşmasına rehberlik edilmesi ile yakından ilgilidir. Bu “ihtiyaçlar, bağımlılığı ve bireyin bağımsızlık mücadelesini içerir… Duygusal gelişimi sırasında birey bağımlılıktan bağımsızlığa doğru gider… Bu süreç kolayca ve sessizce başarılamaz. Karşı koyma ve karşı koymadan bağımlılığa geri dönüş alternatifleri bu süreci güçleştirir…” (2)

Yoğun ve karmaşık “mücadele, karşı koyma ve geri dönüşler”le tanımladığımız bu çelişkili ve çatışmalı süreç “gelişim ödevleri” ni tamamlamak ve birey olmak için yaşamsal bir önem taşır.  Çünkü Robert HAWIGHURST’ün belirttiği gibi, “gelişim görevi bireyin yaşamının belirli bir döneminde ortaya çıkan; başarılı olmaları mutluluğa ve sonraki görevlerin başarılmasına; başarısız olmaları mutsuzluğa, toplumca onaylanmamaya ve sonraki görevlerde güçlüğe yol açan özel bir sorunlar dizisi” dir. (3)

Örneğin “ilk çocukluk sırasında- okul öncesinde- çocuklar iyi ve kötü (doğru-yanlış) kavramlarını öğrenir ve bu değerleri içselleştirmeye başlar. Vicdanın temelleri atılır ve bir ahlak değerleri sistemi biçimlenir.”  (Başka bir deyişle çocuğun nasıl bir birey olacağı artık görünürlük kazanmaktadır.)

PIAGET’nin “ahlak gelişimi” üzerindeki çalışmaları bu çerçevede etkileyici olmuştur. (Örneğin KOHLBERG’in çocuklar üzerinde yaptığı çalışmalar için, Piaget’nin çalışmalarını “O’nun daha da geliştirdiği” belirtilir.) Kohlberg, çocukluktan yetişkinliğe doğru gelişirken bireyin “altı temel evre”den geçtiğini söyler. Bu evrelerden birincisine “bağımlı ahlak” ikincisine “bireyselci ahlak” adını verir. Bu evreler 9 yaş öncesini kapsar; yani “somut işlem” düzeyindeki ilkokul çocuklarını… Kohlberg, “bireyin gelişim süreci”ni “ergenlik” ve “yetişkinlik” özelliklerini kapsayan beşinci ve altıncı evreler ile tamamlar.

O’na göre, birinci evrede birey “doğru olanı yapmak için cezadan kurtulma ve otoritelerin üstün gücünün etkisiyle hareket eder; başkalarının hak ve çıkarlarını dikkate almaz ve otoritenin bakış açısını kendisininkiyle karıştırır.” İkinci evrede “bireyselcilik” özelliği öne çıkar, “doğru olanı yapma”nın temel etkeni “herşeyin kendi gereksinme ve çıkarlarına hizmet etmesi”dir. Bu aşamada bireyin “bakış açısı somut bireyselci” bakış açısıdır ve Kohlberg’in tanımlamasıyla davranışını belirleyen “Pazar yeri ahlakı”dır: “Kendi çıkarıma ise iyidir; bir numara ben olmalıyım!

Beşinci ve altıncı evrelerde bulunan bir ergen ya da yetişkinin “doğru olanı yapma nedeni, bütün insanların haklarının korunması ve herkesin refahı, yasalara karşı yükümlülük”tür. Bu “topluma öncelik veren akılcı bir bakış açısıdır.” Görüldüğü gibi bireyin doğru olanı yapma nedeni artık “akılcı bir kişi olarak evrensel ahlak ilkelerinin geçerliliğine inanç ve onlara kişisel bağlanma duygusu”dur. Bu kuşkusuz her ergen ve yetişkinin bu düzeyde olacağı anlamını taşımaz. Bu nedenle Mary ve Harry GARDNER’ler önemli bir saptama yaparak “birçok ergen ya da yetişkin suçlunun” birinci-ikinci evrelerdeki çocuklar düzeyinde olduğuna dikkati çeker. (4)

Bireyin ruhsal, zihinsel, fiziksel ve toplumsal gelişimi, bilindiği gibi birbiri ile uyumlu, dengeli, hiyerarşik bir nitelikteyse, yani gelişim sağlıklı bir olgunlaşma ile ortaya çıkıyorsa olumlu, özgün ve evrensel nitelikleriyle tanımlanan yetişkin “birey”in oluşmakta olduğu söylenebilir. Gardner’lerin işaret ettiği bu süreç her zaman, herkes için, her yerde, aynı biçim, düzey, hız ve nitelikte işlemez. Bu nedenle hala çocukluk ve ergenlikten kurtulamamış, olgunlaşamamış yetişkinler, (hepsi birer “suçlu” olamasa da) az değildir. Başka bir deyişle, birçok toplum bilinçli-bilinçsiz, “bağımlı” ve “bireyselci ahlak” düzeyinde yani 9 yaşında bırakılmıştır!

Bizce birçok sorunun temeli buradadır: Bir toplumda azımsanmayacak düzeyde yurttaş, ergenliği sağlıklı biçimde aşarak yetişkinliğe erişemiyorsa, yani “birey olma” düzeyinin çok gerisinde kalmışsa ortaya çıkan sonuç, insanları körleştirici, köleleştirici, bağımlı ve edilgen kılan “otoriter” bir düzendir.

Böyle bir sonuca ulaşmak için tarihin birçok döneminde “birey olma” kimliğinin bilinçli bir yoketmeye uğratıldığı, bunun için akıl almaz baskıların uygulandığı; cehaletin, çeşitli bağnaz-tutucu ve metafizik araçlar kullanılarak yaygınlaştırıldığı, böylece “gönüllü kulluk” anlayışının egemen kılındığı görülür. Bu sonuç, “Otorite”nin “kendi çıkarlarına hizmet etmeyen herşeyi yoketme” hırsından ve “bireysel-çıkarcı ahlak” anlayışından kaynaklanır. Otoriterler, farklı düşünen ve baskılara karşı çıkan herkesi bir biçimde cezalandırmak, susturmak, korku toplumu yaratarak kayıtsız koşulsuz biat ettirmek, kullaştırmak, ceza-ödül, algı yönetimi, psikolojik savaş, çeşitli yanılsamalar ve yalanlardan güç alır.

Otoriter düzenlerde sık görülen bu tutum ve eylemler, elbette “pazaryeri ahlakı” ve “bireyselci-bencillik” aklı, bilimi ve eğitimli olmayı dışlayan ve horlayan bir yaklaşımı egemen kılmak isteyecektir. Sağlıklı bir olgunlaşma sürecinden geçerek, bilim ve aklı yol gösterici bilen çağdaş bireyler ve bilinçli yurttaşlar yetiştirmek, kuşkusuz otoriterlerin isteyeceği bir yol değildir. Çünkü, merak eden, soru soran, sorgulayan, araştıran, önüne konulan herşeyi inceleyip değerlendirmeden kabul ya da reddetmeyen; kendi aklına, bilgi birikimine dayanarak karar ve irade ortaya koyan “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireylerin yönetilmesi, bu nitelikte yetişkin bireylerden oluşan toplumların bir sürüye dönüştürülerek güdülmesi olanaksızdır. Çünkü böyle yetişmiş bireylerden oluşan bir toplum aklını, karar ve iradesini bir kişiye bağlamaz, önüne her konulanı sorgusuz sualsiz yemez, hele o rüşvet kokuyorsa mutlaka tepki gösterir… Otoriterlerin korkusu da bundandır. Bu nedenle onlar, cehaleti yüceltilir, aklı ve bilimi yok sayar.  Bunun için de eğitimi, algı çarpıtmalarını ve yanılsamaları bir silah gibi kullanır. Böylece bağnazlığı giderek derinleştirir, “Pazar yeri ahlakı”nı yaygınlaştırır; aşırı şişmiş egosuyla, bireyin, halkın ve çağın gerçek ve yaşamsal gereksinimlerini ayaklar altına alır.

Immanuel KANT (1724-1806)’ın “Aydınlanma”yı tanımlarken 200 yıl önce söyledikleri, kulaklara küpe olmalıdır: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olamama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olamayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır… İnsanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu , zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten beni başkaları kurtaracaktır.” (5)

Kant’tan 200 yıl önce Etienne de La BOETIE (1530-1563) “gönüllü kulluk” üzerinde durur. Prof. Dr. M.A. AĞAOĞULLARI’nın saptamasıyla La Boetie, “insanların nasıl olup da itaat ettikleri, üstelik itaat etmekle kalmayıp boyun eğmeyi, hatta kulluk etmeyi arzuladıkları sorununu yapıtının odak noktasına yerleştirmiştir.” Montaigne’in yakın arkadaşı ve bir rönesans aydını olan Boetie şöyle diyor: “…halklardır kendilerini teslim edenler… kendilerini ezdirenler; kendi kendini kulluklaştıran, kendi boğazını kesen halk, özgürlük ve kulluk seçeneği karşısında bağımsızlığını terk edip boyunduruğu kabul etmiş ve bu kötü duruma razı olmak şöyle dursun, onu arzulamıştır.” (6) Bu düşünceleri reddetmiş, özgür ve bağımsız bireyler olma yolunu açmış bir kurtuluş ve yeniden kuruluş savaşı başarmış olmamız örneğinde birey olamamanın tarihsel köklerine inmeyi şimdilik bir kenara koyuyoruz.  Güce kul köle olmayan, bilgiye ulaşan ve onu yeniden üreterek üst düzey ürünlere dönüştüren; merak eden, soran-sorgulayan, yaratan etkin bireyler yetiştirme sorunu aşılamamış, Cumhuriyetimizin başlarındaki uğraşlar ve coşku unutturulmaya çalışılmış, buna karşı duranlar  susturulmuş, saf dışı bırakılmış ya da yurt dışında başka ülkelere değer katan ve üreten beyinler olarak gitmişlerdir… Sözün özü şudur: Sağlıklı gelişmiş bireyler yetiştirilerek  bilim-akıl çizgisine dönülmesi   yaşamsal bir zorunluluktur.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.