100 Çalışanın En Az 20’si Depresyonda

Araştırmalar gösteriyor ki toplum ve iş yerlerinde her 100 çalışanın en az 20’si depresyona aday. Bu da gizli bir iş gücü kaybına neden oluyor. Tablonun oluşmasında modern çalışma hayatındaki stres, tükenmişlik, performans baskısı, ekonomik belirsizlikler, iş–özel hayat dengesizliği, verimliliği tehdit eden en önemli faktörler… Uzmanlar uyarıyor: İş hayatında stres kaçınılmaz ama yönetilmediğinde tükenmişlik gelişiyor.
Prof. Dr. Kültegin Ögel
Psikiyatrist
İş hayatı, bireyin tüm yaşam alanlarını etkileyen bir faktör haline geldi. Çalışanlar modern yaşamda yalnızca iş yükü ile değil; kaygı, performans baskısı, öfke, hiperaktivite ve şehir yaşamının yoğun stresi ile mücadele ediyor. Araştırmalar toplum ve iş yerlerinde her 100 çalışanın en az 20’si depresyona aday olduğuna dikkat çekiyor.
Gecikmeyle sorun büyüyor
İş hayatında stres kaçınılmaz ama yönetilmediğinde tükenmişlik gelişiyor. Erken dönemde psikolojik destek almaktan çekinilmemeli. Damgalanma korkusu nedeniyle başvuru gecikiyor ve sorun büyüyor.
Ayrıca özellikle beyaz yakalılar arasında sanal kumar bağımlılığı belirgin şekilde yükselişte. Bağımlılık iş performansını ve aile yaşamını zayıflatır. Türkiye’de bu konuda kapsamlı araştırmalar yapılmalı.
Çalışanların psikolojisi ancak doğru kurgulanmış bir kurumsal yapı ile korunabilir. Sorunlar ortaya çıkmadan önce önleyici ruh sağlığı politikaları geliştirilmelidir.
İnsanca iletişim, adalet duygusu, eşitlik ve saygı gibi temel unsurların çalışan motivasyonunda belirleyici rol oynar. Kişilik haklarına saygı duyulmayan ortamda çalışanlar işine yabancılaşır; tükenmişlik, depresyon, verim kaybı kaçınılmaz olur.
İşyerlerinde her 100 çalışanın en az 20’si depresyona aday
Kişinin mutsuzluğu üretimde aksama, hata ve verim kaybına yol açabilir. Toplumlarda yoksulluk, yaşam zorlukları gibi birçok etken zaten insanları aşağı çekiyor. Buna bir de işyerindeki baskı eklenince insanlar kendilerini robot gibi hissetmeye başlıyor. Zaten günümüzde ‘robotlar yerimizi alacak’ kaygısı da var. Bu güvensizlik ve tedirginlik depresyona yol açabilir. Araştırmalar gösteriyor ki toplum ve iş yerlerinde her 100 çalışanın en az 20’si depresyona aday. Bu da gizli bir iş gücü kaybına neden oluyor. Oysa insanların bir iş beygiri gibi çalışması değil; anlamlı bir üretim yapabilmeleri önemlidir. Bunu destekleyen programlar geliştirilmelidir. Amerika, Hindistan, Çin gibi ülkelerde yapılan çalışmaların benzeri Türkiye’de de hayata geçirilmelidir.
Depresyon yalnızca kişisel mesele değil
Sektörlerin, çalışanların ruh sağlığına sırf göstermelik bir ilgi yerine gerçekten özen gösteren, onları dikkate alan bir yaklaşım sergilemesi gerekiyor. Depresyon yalnızca kişisel bir mesele değil; dış etmenlerle de tetikleniyor.
Dünya giderek zorlaşıyor: Ekonomik koşullar, iş gücü kaygısı, işsizlik, robotların gelişi, savaşlar, ekonomik çöküş ihtimalleri. Bu karamsar tablo, en güçlü insanı bile etkileyebilir. Bunların ikisi doğrudan iş yeri sorunlarıyla ilgili ve aslında önlenebilirdi. Depresyon öyle kötü bir şey değil; içinden çıkınca Nietzsche’nin dediği gibi insanı güçlendirebiliyor. Bir kişi depresyona girdiğinde bunu tıpkı bir grip, bir böbrek hastalığı ya da bir kol kırılması gibi bedensel bir sağlık sorunu düzeyinde ele alabilmeliyiz.
Ekonomik belirsizliklerin çalışanlar üzerindeki baskıyı artırdı. İşini kaybetme korkusu yorgunluk, uykusuzluk ve depresyona uzanan bir tabloya yol açar.
Harvard Üniversitesi’nde yürütülen çalışma sonuçları; depresyon ortaya çıkmadan önce erken tanı ve destek sağlandığında yapılan yatırımın en az dört katının kazanç olarak geri döndüğünü gösteriyor. Görünmeyen kazançlarla bu oran otuz kata kadar çıkıyor. Bu nedenle ruh sağlığı bir “maliyet kalemi” değil, kurumsal sürdürülebilirliğin zorunlu parçasıdır.
Uzmanlara göre iş yerlerinde:
* İş–özel hayat dengesinin korunması,
* Ruhsal destek için damgalanmanın önüne geçilmesi,
* Çalışanların destek almaya teşvik edilmesi,
* Önleyici kurumsal politikaların geliştirilmesi
kurumsal başarının temel bileşenleri haline geldi.
Ruh sağlığına yapılan her yatırım ise doğrudan:
* Çalışan bağlılığını artırıyor,
* İş gücü kaybını azaltıyor,
* Verimliliği yükseltiyor,
* Kurumsal sürdürülebilirliği güçlendiriyor.









